Özgür Gelecek Yolunda

İşçi

 Anasayfa

 Duyurular

 Arşiv

 İletişim

 Linkler

İşçi-köylü'den

Sınıfsal Yaklaşım

Pusula

Evrensel Bakış

Emekçinin Gündemi

 

umutyayimcilik@ttnet.net.tr

umutyayincilik@hotmail.com

 

ARŞİV

YDG

PARTİZAN

   

İran’la imzalanan gaz anlaşması ve gerçekler…

13 Temmuz 2007’de Türkiye ile İran arasında Nabucco Projesi’nin bir aşaması olarak doğalgaz üretimi ve taşınması konusunda bir mutabakat imzalandı. İran, Güney Pars sahasından üç kuyuyu ihalesiz olarak TPAO’ya vermeyi teklif ederek, döşenecek boru hattıyla Avrupa ve Türkiye’ye hem İran hem de Türkmenistan gazının satılması düşünülüyor.

Bu anlaşma çerçevesinde Türkiye (Erzurum) ile İran (Asuliye) arasında 2000 km’lik boru hattı döşenmesi planlanıyor. Bu hatla gazın Erzurum-Trakya-Bulgaristan-Romanya-Macaristan ve oradan da tüm Avrupa’ya dağıtılması hedefleniyor. Bu boru hattından şimdilik 30 milyar metre küp gaz verilecek. Bunun 16 milyar metreküpü Türkiye’ye, 14 milyar metreküpü ise Avrupa’ya satılacak.

1996’da yine İran’la imzalanan bir anlaşma gereği her iki taraf kendi sınırlarındaki boru hatlarını döşemeyi taahhüt etmiş, ancak Türkiye bu hatları zamanında bitiremediği için İran’a tazminat ödemek durumunda kalmıştı. Önceleri bu tazminatı ısrarla isteyen İran, çıkarları doğrultusunda taktik değiştirerek Türkiye’yle yakınlaşma çizgisi çerçevesinde, tazminatı istemekten vazgeçmiş ve bu sürecin siyasal alandaki bir yansıması olarak da PKK’ye karşı Türkiye ile ortak askeri operasyonlar yapmıştı.

 

“Zamanlama yanlıştı”

Bu anlaşmaya ilk tepki ABD’den geldi. ABD Ankara Büyükelçiliği sözcüsü; “Türkiye’nin İran’la her türlü enerji işbirliğine karşı olduklarını” açıkladı. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ise “zamanlamanın kötü” olduğunu belirtti. Rusya, sessizliğini korurken, AB çevrelerinden kimisi, bu hattın AB’nin Rusya’ya bağımlılığını azaltacağını savunurken; kimisi de bu hattın Türkiye’yi AB’ye bağlayacağını savundu.

ABD’nin karşı çıkışına hem Türkiye hem de İran aynı paralelde yanıt vererek, bu anlaşmanın her iki ülkenin çıkarına olduğunu ve iki komşu ülkenin işbirliğine “başka ülkelerin karışma hakkı olmadığını” belirttiler. Ancak bu açıklamalara rağmen meselenin arka planına göz atmak gereklidir.

Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya, dünya enerji rezervlerinin % 75’ine sahip. Dolayısıyla emperyalistlerin dünya hakimiyeti için başlıca çatışma alanını bu bölgeler oluşturuyor. Günümüzde bu enerjinin çıkartılması-işlenmesi ile taşınması noktasında odaklanan çatışmalar, bu coğrafyada bulunan ülkelerin tamamen bu rekabet ve çatışma çerçevesinde şekillenmelerine neden oluyor.

ABD, bir yandan Orta Asya ve Kafkasya’yı ele geçirmek için uğraşırken diğer yandan da Ortadoğu’da tam denetimi/hâkimiyeti kurma uğraşındadır. İran, dünya petrol rezervinin % 11’ine (132 milyar varil) dünya doğalgazının ise % 15.3’üne (970 trilyon metreküp) sahip. Ayrıca İran’ın sınırları içinde yer alan Hürmüz Boğazı’ndan (Basra Körfezi’nin çıkışında), dünya petrolünün % 30’u geçiş yapmaktadır. Yanı sıra Körfezin (ve ülkelerinin) güvenliği açısından da en stratejik bölgeyi oluşturmaktadır. Dolayısıyla İran, ABD için bir çıbanbaşı rolündedir.

ABD için İran’ın kontrolü hem Ortadoğu ve Kafkasya’nın hâkimiyeti açısından hem de sahip olduğu rezervler bakımından hayati önemdedir. Bunun için saldırı planı dâhil her yolu/ihtimali denemeye hazır görünüyor. Bu bağlamda İran’ın Türkiye ile enerji anlaşması yapması, ABD’nin kısmen işine gelmiyor. Kısmen diyoruz çünkü Nabucco Projesi aslında ABD’nin desteklediği bir projedir. Doğalgazda Rusya’ya bağımlı AB’yi bu bağımlılıktan kurtarmak ve Balkanlar’da kurmayı planladığı enerji ve ulaşım merkezinin bir parçası olarak Nabucco Projesi’ni desteklemektedir. Türkmenistan doğalgazını da içermesiyle Rusya ve Çin’e karşı büyük bir avantaj sağlayabilecek bu proje, İran yüzünden istediği çerçevede gelişmedi. Orta Asya ülkelerinin hâkimiyetine yönelik politikalarının çoğunun -Rusya ve Çin tarafından- boşa çıkarılması da bu planlarını aksatan bir etken oldu.

Türkiye, ABD’nin BOP ve devamında, Kürt politikalarıyla tam uyuşamamaktan kaynaklı sorun yaşıyor. Her ne kadar Türkiye, ABD’ye göbekten bağımlı olsa da bu hassas konu Türkiye’nin başka emperyalistlerle işbirliğini artırmasının zeminini güçlendiriyor. Bu gelişmeler paralelinde Türkiye’de artan ABD karşıtlığı, Türkiye’nin kimi adımlarına ABD’nin aktif müdahalesinin önünü kesebilmektedir. Yanı sıra Türkiye’nin enerjide Rusya’ya bağımlılığı da ABD’nin işine gelmemektedir. Bunu kırmak için planladığı Kerkük-Ceyhan Doğalgaz Boru Hattı, Kürt sorunu ve Irak’ın istikrarsızlığından dolayı yakın zamanda faaliyete geçecek gibi görünmüyor. Ayrıca Türkmenistan gazının, Rusya dışından bir güzergâhla Avrupa’ya taşınması, ileriki zamanlar açısından ABD’ye avantaj sağlayabilir. İran ve Türkmenistan üzerinde hâkimiyeti gerçekleşirse bu hat ABD’ye büyük avantaj sağlar. Bu çerçevede ABD’nin güçlü bir karşı duruşu söz konusu değildir.

 

Esas kazançlı çıkan Rusya!

Bu anlaşmanın Rusya açısından büyük kayıp vb. olduğu şeklindeki yorumlar da abartılı ve asılsızdır. Rusya, milli gelirinin yaklaşık % 60’ını enerjiden sağlamaktadır. 1 trilyon dolarlık Gazprom Şirketi ile dünyanın birçok bölgesini ağ gibi sarmıştır. Orta Asya ve Kafkasların kontrolü esasta Rusya’dadır. BTC (Bakü-Tiflis-Ceyhan) boru hattı yüzünden kısmen güç kaybettiyse de yarattığı alternatiflerle bu hattın ve Nabucco’nun olumsuz etkisini kırabilecek güce ve altyapıya sahiptir. Alternatif olarak inşa ettiği ve etmeye devam ettiği Mavi Akım, Mavi Akım (2), Hazar Boru Hattı, Güney Akım Projeleri ile enerji ağını genişleterek hem kârını hem de enerji kaynakları üzerindeki hâkimiyetini artırarak ilk etapta ABD’nin Orta Asya ve Kafkaslar üzerindeki etkisini kırmayı amaçlamaktadır.

Rusya, dünyada en çok doğalgaz rezervine sahip ülkedir. Dolayısıyla doğalgaz piyasasında en önemli yere sahiptirler. Ayrıca 2006’da gaza ve Euro’ya dayalı bir OPEC planını ilan etmesiyle birlikte ABD’nin enerji hegemonyasını kırmaya yönelik niyetini ve gücünü açığa vurmuş oldu. Rusya, AB’nin doğalgaz ihtiyacının % 60’ını, Türkiye’nin ise % 65’ini karşılaması ve İran’a askeri olarak kendine bağlaması dolayısıyla bu ülkelerde etkili kozları elinde bulunduruyor.

Bu bağlamda Türkiye ile İran arasındaki mutabakat ilk bakışta Rusya’ya karşıymış gibi görünüm arz etse de, arka plana bakıldığında bu anlaşmanın en çok Rusya’nın işine yaradığını görürüz. Hem Türkiye hem de İran’ı daha fazla etkisine alabilme zemini yaratan bu anlaşma, bazı çevrelerin iddiasının aksine İran-Rusya ilişkilerini zedelemiyor. Ki Türkmenistan gazının esasının Rusya’nın denetimine geçtiği de göz önüne alınırsa, bu anlaşma Rusya’ya zarar vermeyecektir.

AB açısından ise bu anlaşma enerji ihtiyacında belirleyici bir öneme sahip değildir. Yıllık 600 milyar metreküp gaz tüketen AB için Nabucco Projesi’nin sadece % 5’lik bir ihtiyacı karşılaması anlamına geleceğinden Rusya’ya gazda bağımlılığı devam edecektir. Yanı sıra AB’nin ortak bir enerji politikası olmaması ve içindeki çatlaklar nedeniyle (Birliğin “bir” olamaması) Rusya, farklı enerji hatlarıyla AB’yi enerjide kendine daha fazla bağımlı kılabilmektedir.

Enerji kaynakları ve hatları üzerinde oynanan satranç oyununda jeo-stratejik öneme sahip olan Türkiye, bu avantajını kullanarak emperyalistlerden daha fazla pay alma telaşındadır. “Enerji koridoru” oluşturma politikaları esasta enerjinin geçiş ücreti (kırıntısı) olduğu halde, bunu “bölgesel güç”, “ekonomik kalkınma” vb. söylemlerle kitlelere farklı yansıtmaktadır. Türkiye’nin var olan yarı-sömürge yapısından bunların söz konusu olamayacağı bilinmektedir. Bu anlaşma ne Türkiye ne de Avrupa için enerji açısından belirleyici olmadığı halde şaaşalı başlıklar manşetleri süslüyor. Türkiye, I. Kürdistanı’na girme noktasında ABD’ye nasıl karşı çıkamamaktaysa enerji konusunda da onun çizdiği çerçeveden çıkacak güçte değildir. Türkiye’nin bu anlaşmayı imzalaması ekonomik getirisinden çok İran’la son yıllarda ortaklaştığı Kürt Devleti kurulması korkusundan kaynaklıdır. Türkiye, İran’dan kendi siyasal hedefleri için faydalanmak istemektedir. Bu anlaşmanın -Türkiye için- esası budur.

İran açısından da söylemleri her ne kadar emperyalistlerden bağımsızmış gibi görünse de esasta onların çizdiği çerçevenin dışına çıkacağı bir durum söz konusu değildir. İran da Türkiye gibi bu anlaşmadan ekonomik çıkarlardan çok siyasal hedeflerini gerçekleştirmeyi (3 kuyuyu ihalesiz vermeyi teklif etmesi bunun bir kanıtıdır) amaçlamaktadır. Türkiye ile Kürt sorununda ortak hareket ederek ülkesindeki Kürtlerin de kurulacak “bağımsız” Kürdistan’a dâhil olmasını engellemek için “dayanışmaya” hizmet etmekte.

 

Satranç tahtasında piyon olmak...

Enerji kaynakları üzerindeki “satranç oyununa” bakıldığında gerek Türkiye gerekse İran’ın bu oyun içindeki yeri ile yaptıkları anlaşmanın gerçekte hangi güçlerin hamlesi olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Ülkemizde “ekonomik kalkınma” hamlesi olarak gösterilen bu anlaşma, enerji bağımlılığını daha da artırmaktadır. İran ve diğer Ortadoğu ülkelerinde benzinin litresi 15 ile 30 Ykr arasında iken ülkemizde 3 YTL civarındadır. Her bağımlılığı artıran politika diğer tüketim mallarının fiyatlarını artırmakta böylece yoksulluğun artmasında önemli bir etken olmaktadır. Enerjiye bağlı olarak zamların artması ile ücret ve gelirlerin artışının çok güdük kalışı dolayısıyla kitlelerin alım gücü iyice düşmektedir. Bu gerçekliğe rağmen ikiyüzlü ve sahtekârca hala “refah”, “kalkınma” söylemleri manşetleri süsleyebilmektedir.

Gerek ülkemizde gerek Ortadoğu’da gelişmiş bir anti-emperyalist hareketin olmayışı hem bu tür anlaşmaların bir manipüle aracı olmasına yaramakta hem de emperyalizmin politikalarını daha rahat hayata geçirebilmesine olanak sağlamaktadır. Bu nedenle hem genel olarak anti-emperyalist hareketlerin büyütülmesi hem de Ortadoğu’daki anti-emperyalist hareketlerle ortak hareket edilmesi zorunludur.

Halkların örgütlü mücadelesi geliştirilmeksizin, emperyalizme geri adım attırılamayacağı ve kitlelerin manipüle edilmeye devam edileceği aşikârdır.

Türkiye ve Türkiye Kürdistanı toprakları üzerinde geçen boru hatlarının halkımıza hiçbir yararı yoktur. Yararı olmadığı gibi enerji yollarının güvenliği gerekçesiyle ülkemiz halkı daha fazla baskı görmektedir. Bu yönüyle de gelişen anti-faşist, anti-emperyalist mücadeleler daha ilk başta emperyalistler ve komprador patron-ağa devletinin direkt “ilgisine” mazhar olmaktadır.

 

   

ÇIKTI

 10-23 Ağustos 2007 Sayı:8080