Özgür Gelecek Yolunda

İşçi

 Anasayfa

 Duyurular

 Arşiv

 İletişim

 Linkler

İşçi-köylü'den

Sınıfsal Yaklaşım

Pusula

Evrensel Bakış

Emekçinin Gündemi

 

umutyayimcilik@ttnet.net.tr

umutyayincilik@hotmail.com

 

ARŞİV

YDG

PARTİZAN

   

NE PARLAMENTO NE REFORMİZM NE DE TESLİMİYET!

KURTULUŞ ELLERİMİZDE, KURTULUŞ DEVRİMDEDİR!

 

Faşist düzen partileri 

Anti-demokratik bir yapıya sahip seçim ve siyasi partiler yasalarının çizdiği ve biçimlendirdiği çerçevede kotarılan 22 Temmuz seçimleri; halktan yana çizgi sahibi bütün çevrelere karşı her türlü kısıtlayıcı ve engelleyici tutum/işlemin hazırlık ve uygulama safhasında pratikleştirildiği ve olanakların eşitsiz kullanıldığı koşullarda yapılmıştır. Belli başlı hakim sınıf partilerinin, göreceli farklılıklar arz etmekle beraber, büyük bütçelerle hazırlandığı bu yarışın hiçbir biçimde adilliğinden söz edilemez. Oy pusulalarında düzenleme yapılması, 764 bağımsız adayın (2002’de 190 kişiydi) türemesi –bazılarının isim benzerlikleri dikkat çekici(!)-, gümrük oylarının bağımsızlar için geçerli olmaması, basın-yayın propaganda olanaklarında adaletsizlik, sandıklarda baskı ve usulsüzlükler –oy iptalleri-, genel tabloyu etkilemesi bir yana özellikle birkaç yüz veya bin oy farkla neticelenen örneklerde (Hakkari, Mersin, Adana, Urfa, Antep, Ağrı, İzmir vd.) bariz roller oynamıştır.

AKP karşısında hükümet olma iddiası taşıyan ciddi bir alternatifin bulunmadığı koşullarda, laikçilerle girilen kapışmanın yol açtığı sorunlar iyi biçimde kullanılmış (askere tepkiden çok c.başkanlığı mağduriyeti); merkezi ve yerel yönetimlerin çok yönlü olanaklarının seferber edilmesinin yanı sıra, para, gıda ve temizlik malzemesi, oyuncak, yakacak vb. yardım kampanyaları da yürütülerek kendi potansiyelleri elde tutulabilmiş (KÖYDES projesine son iki yılda aktarılan 4.2 milyar YTL ile 30 bine yakın köyde su, yol vd. altyapı çalışmaları; seçimin hemen öncesinde köylüye 5 milyar YTL tutarında “geciken” ödemeler; TOKİ konut dağıtım kampanyaları; Mart-Temmuz 2007 döneminde 1.884.539 aileye 417.3 bin ton ücretsiz kömür dağıtımı); merkez sağ diye tabir edilen DYP (% 4) ile ANAP’ın (% 5)’lik kayıpları ile “bin umut” adayları dışındaki DTP renkli potansiyel de yedeklenerek (DTP’nin toplamdaki kaybı % 2 oranına denk gelen 700 bindir; AKP sadece Diyarbakır’da oylarını üç kat artırmış, bölge genelinde ise 24 puanlık ilerleme göstermiştir), oy oranında 12 puanı aşan artış elde edilmiştir. GP’nin 4 puanlık oy kaybı da belli oranda AKP’nin hanesine yazılabilecektir (başta İzmir olmak üzere batıdaki oy kayması).

CHP’nin, DSP’nin açık SHP’nin zımni desteğiyle yola koyulduğu şartlarda, önceden iltihak eden YTP faktörü de hesaba katılacak olursa, eldeki mevcut oranı dahi koruyamadığı görülmektedir. Muhalefet olmanın avantajlarını kullanamaması ve AKP’nin yakaladığı başarı çerçevesinde bakıldığında, 36 ilde milletvekili çıkaramayan CHP’nin ağır bir yenilgiye uğradığı açıktır. C.başkanlığı dalaşında TSK ve Anayasa Mahkemesi’nin yardımıyla ilk raundu kazanmak amacıyla yürütülen, milyonluk “oya tahvil” mitingleri ise kardeş parti MHP’nin daha çok işine yaramıştır. Seçim sonuçlarının en çok tartışılan mevzusu haline gelen CHP’nin durumu; Baykal ve şürekâsından öte, yeni sürece ayak uyduramayan “eski”nin can çekişme nöbetleri olarak okunmalıdır. Yeni politikalar üretememek, gerçek manada sol/sosyal demokrat olamamak bağlamında dile getirilen hususlar, CHP açısından ancak sınıfına hizmette “ yenilenememe” bakımından anlam taşıyabilecektir.    

Her ne kadar “tek başına iktidar” sloganıyla kampanya yürütmüş olsa da MHP’nin % 14.28 oy elde ederek 2002’ye göre 3.9 puan artışla barajı aşması, ilerlemeye karşılık gelmektedir. Ne var ki merkezi olarak yürütülen ırkçı-şovenist kampanyadan nasiplenmenin ve bu linç rüzgarıyla yelken şişirmenin ancak bu kadar getirisi olabilmiştir. MHP, parlamento dışı muhalefet konumuyla, kendisi için elverişli sayılabilecek iklimden yararlanamamıştır. “Şeriat tehlikesine” karşı tasarlanan “cumhuriyet koalisyonu” çerçevesindeki CHP=MHP kampanyası da olmasa, baraj sorunu bile yaşanabileceği ortaya çıkmıştır.     

Başta D(Y)P ile ANAP olmak üzere SP, GP vd. hâkim sınıf partileri için bu seçimlerde ortaya çıkan görüntü, tükenme/erime sürecinin hız kazandığıdır. Bunların erime süreci ile AKP’nin kaydettiği gelişme oranı, belli ölçülerde doğru orantıya sahiptir. Bu partilerin tabanı bakımından, kitlelerin genel eğilimi ve tercihi, istikrar adına “güçlü” olandan yana tecelli etmiş bulunmaktadır.

 

Emperyalistler doğru ata oynadı ve kazandı

Karşı-devrim cephesi bakımından öncelikle altı çizilmesi gereken husus, AKP’de siyasi temsilini bulan ABD ve AB ile ülke içinde TÜSİAD ve para-medyanın daha aktif desteğiyle yol alan kliğin, CHP-MHP ekseninde temsil edilen ve merkezi devlet organizasyonunda köklü bir gücü elinde bulunduran Kemalist klik ile çatışmasında, yeni güç ve mevzi elde etmesidir. Hemen şu nokta belirtilmelidir ki, emperyalistler ve uşağı sınıfların bir kliğe verdiği desteği diğerinden esirgiyor oluşu bu kesimlerin sınıfsal niteliklerini değiştiren bir olgu değildir. Emperyalistlerin çok yönlü plan ve projelerine göre uşakları/işbirlikçileri arasında tercihte bulunması pek tabii olduğu kadar, bu durumda çoğu kez dengeleri gözeten bir tutum içerisinde oldukları da bilinmektedir.

T.C tarihinde, tek partili sürecin sonlarından itibaren farklı emperyalistlerin dalaşları neticesinde yaşanan klik çatışmaları ön plana geçmişse de, bu durumun sürekli bir hal almadığı, aynı emperyalist çevrelerin birden fazla temsilcisinin “iktidar” (ranttan pay kapma olarak da okunabilir) kavgasının tayin edici bir boyut kazanmasıyla görülebilmiştir. Bu durum, kimilerinin “kolektif emperyalizm” tanımlamasıyla ultra-emperyalizmin versiyonu olarak ileri sürdüğü tezlere uygun biçimdeki yapısal değişime karşılık gelmemekle beraber; ABD, AB, Japon, Rus, Çin vd. sermayesinin bir dizi ülkedeki hem barışık hem çatışık konumunun “sürdürülebilir/uyumlu” bir hal aldığı gerçeğinden de soyutlanamaz.

ABD emperyalizminin güç kazanması ve inisiyatifi ele geçiren bir konumda hem ekonomik hem de siyasi alanda saldırganlaşmasıyla birlikte, çoğu durumda diğer emperyalistleri yedeklediği bir sürecin içerisinden geçilmektedir. Rus sosyal-emperyalizminin form değiştirerek kan kaybettiği 1990’lı yıllardan itibaren gelişen bu süreçte, ABD önderliğinde yürütülen çok yönlü kampanya ve operasyonların yarı-sömürgelere yansıyan sonuçları arasında sayılması gereken bu durumun “geçici” olduğu unutulmamalıdır. Kapitalizmin karakteri, hiçbir emperyalist gücün bir diğerine tabiiyeti ve boyun eğme pozisyonuna ilelebet katlanmasına izin vermez. Çeşitli gruplar, birlikler, paktlar şeklinde oluşan bölgesel ve uluslararası ittifaklar, mevcut çatışmanın ciddiyeti ve şiddetine delil teşkil ettiği oranda, “siper kazma” faaliyeti olarak da okunmalıdır. 

Seçimlerin ertesinden başlayarak batılı emperyalistlerin devlet sözcüleri eliyle duyurdukları takdir ve sevincin, belli başlı yayın organlarındaki (The Times, The Independent, Financial Times, Los Angeles Times, Guardian) 24 Temmuz tarihli başyazılarda ifade edildiği üzere, oturduğu zemin; AKP’nin misyonuna uygun biçimde yol almak için “büyük bir oran ile aldığı vize” esprisi üzerine kuruludur. “Reformist” ve de “ılımlı islam” modelinin temsilcisi olarak tanımlanan AKP/Erdoğan’ın ordu ve laikçi kesim karşısındaki “zaferi”nin Ortadoğu’ya yönelik hesaplar çerçevesinde taşıdığı öneme yapılan vurguları, yeniden yapılanma hamlesinin devamına ilişkin tavsiye ve hesapların tartışıldığı ifadeler izlemektedir: “Müslüman dünyanın en ileri demokrasisi ve ekonomisinin süregiden modernleşmesi.” (The Wall Street Journal, Başyazı, 24.07); “Mükemmel bir sonuç.” (Le Monde, Başyazı, 26.07); “Ortadoğu’da demokrasi ve ılımlı İslam hedefleri bakımından, Türkiye’de düzenlenen genel seçimler ekmek, su gibi ihtiyaç duyulan bir aşama olarak görülmeli.” (The Washington Post, Başyazı, 27.07)

 

İt dalaşı asıl şimdi başlıyor 

ABD ve AB’ye biat etme ve IMF önünde secdeye gelme konusunda hiçbir aykırı sesin -esaslı itirazın- çıkmadığı hâkim sınıflar cephesinde, seçim raundunu kaybeden ya da umduğunu bulamayanların dalaşı bırakma gibi bir durumları olamayacağı kesinse de, düştükleri kroke durumdan yararlanmak isteyecek galiplerin, AKP eliyle kalıcı mevzilere yönelik adımlar atmaya kalkışacağı da bir o kadar kesindir. C.başkanlığı, konuya ilişkin sembolik değeri ve işlevi yüksek bir makam iken, anayasada yapılacak kritik bazı değişimler ise asıl alanı oluşturmaktadır. Diğer bir dizi konunun “Kürt Sorunu”nu da paranteze alacak bir genişlik kazanması için, daha fazla zamana ihtiyaç olduğu görülmelidir.

Nitekim tarafları temsilen sahne alan aktörlerin, seçimler yapılmamışçasına, kaldıkları yerden benzer söylemler tutturması ile “mevzi savaşı”nın sürmekte olduğu gözlenebilmektedir. Gül’ün adaylığında ısrar ile Baykal’ın “gerginlik ve çatışma” yollamalı sözleri ve Büyükanıt’ın “12 Nisan’daki sözümüzün arkasındayız” beyanatı, bu çerçevede okunmalıdır.

Kürt oylarını toplamada hatırı sayılır bir ilerleme kaydeden AKP’nin; meclise “çözüm gücü” olma hevesi içerisinde oturan DTP ile -efendileri emperyalistlere ait formüller çerçevesinde- geliştireceği çözümlerin mevcut statükoya yedirilmesi, bu dönemin süresini belirleyici yegane faktördür. Bu işlemin ne kadar sancılı ve gergin bir atmosfer yaratacağını öngörmek için kâhin olmak gerekmez. Aynı zamanda, sorunun gerçek manada çözümüne ilişkin esaslı adımların hiçbir zaman atılamayacak olmasının, konuyu meclis dışındaki gerçek platformuna taşırdığı oranda, gerek AKP gerekse de DTP açısından çok daha zorlu bir sürecin başlayacağı öngörülmelidir. Meclisin açılış-yemin (o yemini sindirmek de başka bir sorun!) gününde MHP ile DTP arasında yaşanan ve pek de şaşırtıcı olarak karşılanmaması gereken komplimanlar (tokalaşma, alkışlama), her iki partinin de birbirini “anladıklarını” gösterdiği kadar, “çözümün rengi” ile ilgili de ipucu verir mahiyettedir. 

AKP’nin önemli bir oy oranı elde ederek sağladığı başarıda, “alternatifsiz” bir konumda olması ciddi bir ağırlık teşkil etmiştir. Son iki yıla girilirken ABD ve AB’li emperyalistler nezdinde önemli oranda prestij ve itibar kaybına uğrayan AKP’nin, gerek ülke gerekse de bölgede yaşananlar karşısında takındığı tutumla yeniden atağa geçmesi çok kolay olmamıştır. AKP’nin seçimlerde yararlandığı “alternatifsizlik” faktörü, emperyalistlerin amaç ve hedeflerine uygunluk bakımından da işlev görmüştür. Bütün eksi ve eksikliklerine karşın AKP’yle devam kararının önce uluslararası sonra da “yerli” sermaye bakımından anlam ifade etmesi, öncelikle ekonomik alanda izlenen politikalardan kaynaklıdır. Bu konuda sermaye adına elde edilen “başarı” (bir dizi parametrede mesafe alınması), halka indirilen bir boyut taşımıyorsa da, özellikle önceki dönemin ardından (2001 krizi) “istikrar” olarak okutulabilmiştir.

Cüneyt Zapsu’ya “deliğe süpürmeyin, kullanın” sözleri sarf ettirecek derecede durumu sorgulanan bir konumdan (bunda, 1 Mart tezkeresi ile başlayan krizden itibaren, bölgede etkisiz kalma ve AB sürecini iyi biçimde yürütememe durumları başlıca role sahiptir) sıyrılmasının ardından, içeride ve dışarıda atacağı adımlar ile “kaderi” çizilecek olan AKP; 22 Temmuz’un getirilerini iyi biçimde değerlendirmek zorundadır. Yüzde 46.5’i bulan (bütün seçmenler üzerinden % 39.13) oy oranı ile sağladığı kitlesel desteğin -geçmiş örneklerde çokça görüldüğü üzere- uzun ömürlü olmayacağı gerçeğinden hareketle, “kalıcı” işler yapmak durumundadır. Bu tasarrufların halk sınıfları lehine bir anlam/değer ifade etmeyeceği; aksine, içeride ve dışarıda yürütmesi beklenen/gereken politikalar sonucu sınıf mücadelesinin daha da keskinleşeceği mutlaktır.

 

Faşistler, nam-ı diğer sahte reformistler

Pratiğine ilişkin önceki süreç yeterince açıklayıcı olmakla beraber, rejimde yaratılmaya çalışılan yeni form ile bölgedeki role uygun biçimdeki hareket tarzının, halk kitleleri cephesinde açacağı gedikler büyük ka(y)namalara yol açacaktır. “Reformist” olarak takdim edilmeye çalışılan AKP’nin tıpkı üzerinde benzer biçimde –eskiden beri- tartışma yürütülen CHP/Kemalizm gibi, reformizmle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Faşizmin devlet biçimi olduğu bizimki gibi ülkelerde, reformizmin yaşam/gelişme şansı bulamamasının temel nedeni tam da bu süreklilik olgusudur. “Reformculuk”, düzenin bütün faşist partilerince sık giyilen bir gömlektir. Sınıfsal temeli milli ve küçük burjuvaziye oturan bu olgunun –ulusal kurtuluş mücadeleleri hariç- yarı-sömürge yarı-feodal ülkelerde bu sınıfların konumu (güç sorunu) nedeniyle elle tutulur bir mevzi kazanması düşünülemez. Nihayetinde devrim sorunu olan faşist devletin tasfiyesi, reformizm olgusunun maddi temellerini dinamitlemektedir.

AKP eliyle yapılmak istenen “AB reformları/uyum yasaları” çerçevesindeki bütün “yapılanma” eylemleri, ister önceki süreçte olduğu gibi mevcut anayasa ve yasalarda kısmi oynamaları içersin, isterse de “yeni” bir anayasa şeklinde gerçekleşsin, sistemin özüne yönelik bir içerik kazanamaz. Kemalist bürokrat burjuvazinin geriletilmesini amaçlayan bu adımlar, emperyalistlerin daha iyi işleyen bir makineye kavuşmasıyla birlikte, icraat sahiplerinin konum ve ağırlığını güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Ekonomik ve siyasal (yönetsel ve hukuki) alandaki yeniden yapılanma hamlelerinin, halk nezdinde nispi de olsa demokratik bir açılım yaratması veya refah/gelir seviyesi noktasında sonuçlar doğurması beklenmemelidir.

“Devletin düzeltilmesi”, “halk yararına işlerlik kazanması”, “düzenin değişmesi ve iyileştirilmesi” gibi yalanlarla harekete geçen, fanteziler peşinde koşan ve kitleleri bu yönde aldatan faşistlerden reformistlere bütün kesimler, sömürü ve baskı rejimine kan taşımaktadır. Faşist rejim, hep birlikte kotarılan seçim tuzağının ardından, ortaya çıkan sonuç ne şekilde olursa olsun, meşruiyet tazelemiş olmanın keyfini çıkarmaktadır. Bir avuç komprador patron ve ağa dışında nüfusun tamamına yakınını oluşturan yığınların sefalet tablosu sürdürülecek, hak ve özgürlük talepleri bastırılacak, komünistler, devrimciler, yurtseverler, demokratlar üzerinde sınırsız ve pervasız bir kıyım-zulüm makinesi işletilmeye devam edilecektir.

Faşist düzen T.C tarihi boyunca böyle işleyegeldi. Bunu, hatta AKP’nin geçen dönemindeki uygulamalarını unutma gafletine düşenler, son aylara, haftalara baktıklarında bile bu meclisin “umut dolu geleceği” konusunda yeterince fikir sahibi olabileceklerdir. Koltukları insan derisiyle kaplı; her saniyesi yalan, riya, yolsuzluk ve sahtekarlık üreten, baskı ve zulüm abidesi faşizmin parlamentosunu “çözüm zemini” olarak ilan eden, “başka bir meclis mümkün” aymazlığıyla yol alanlar, ya bu oyunun figüranı olacaklar ya da duvara toslayacaklardır.

 

“Umutsuzların” sessizliği

Seçimlere katılma oranı 5 puanlık bir artışla 79.1’den 84.1’e yükselmiştir. Bu artışta kutuplaştırma siyasetinin büyük bir rol oynadığından söz edilmelidir. 1995 (% 85.2) ve 1999 (% 87.1) seçimlerinden daha düşük, 1991 (83.9) seçimlerine ise denk düşen bu oranı “çok yüksek” ya da “çok yükseldi” diye değerlendirmek doğru değildir. Yüzde 16’ya karşılık gelen, 6.7 milyon kişilik sandığa gitmeyen kitle (1999 seçimlerinde DSP 6.9 milyon oy ve % 22 oranla birinci parti olmuştu), küçümsenmemelidir. Kaldı ki seçmen kütükleri ile ilgili yanlışlık ve kargaşa sürmekte olduğundan, konuya ilişkin çok sağlıklı yorumlar yapabilmenin de koşulları yoktur. Örneğin her seçim döneminde 3 ila 5 milyonluk seçmen artışı olmaktayken, bu dönemdeki artış 1 milyon dolaylarındadır. Nüfusun 70.4’ten 73.9 milyona çıktığı 2002-2007 aralığında, seçmen artışıyla ilgili problemin kaynağı olarak, geçen seçimdeki mükerrer yazımlardan bahsedilmektedir.

Eldeki verilerle ortaya çıkan sonuç, 1 milyonu aşkın geçersiz oyla (Geçersiz oylar sanıldığının aksine en çok İstanbul -% 5.7, sonra İzmir’de -% 5- çıkmış; Kürdistan illerinde ise ortalama civarında -% 3- kalmıştır.) birlikte değerlendirildiğinde, ciddi bir potansiyelin mevcut partiler veya meclise sığınan reformistlere itibar etmediğini göstermektedir. Bu sosyolojik bir vakadır. Bu durumu ne sınıf bilinçli bir tavrın ürünü, ne de yekpare bir bütün şeklinde kabul ve niteleme içerisine dâhil eden yoktur. Bu olguyla ilgileniyor olmamızı, dikkate alıp analizler yapmamızı bilinçli olarak çarpıtmaya çalışanlar (bu oranın boykot kampanyasıyla ilişkilendirilmesi bağlamında), bu iftiralarından başka, “her seçimde zaten yüzde 20-25’lik bir katılmama oranı vardır” diyerek hem yanlış bilgi vermekte, hem de bu olguyu yok saymaktadırlar. Düzenin eritmek için yırtındığı, başaramadığı oranda da yok saydığı noktada gerçekleşen bu buluşma, hazindir.

Kesin bir saptama yapmak olası değilse de, % 20’lik bu dilimin hatırı sayılır bir bölümünde herhangi bir partiye ya da adaya, düzene dair tepkiden ötürü oy vermeme iradesinin ortaya çıktığı kabul edilmelidir. Protesto tavrı bir yana, “umutsuzluk” olarak karalanan ve yadsınan durumun, “düzenden umutsuzluk” olduğu unutulmaktadır. Faşist düzen partilerine giden milyonlarca oyun, yukarıda açıklamaya çalıştığımız bir dizi etken çerçevesinde, ve fakat irade kırılması/sakatlanması sonucu aktığı da göz ardı edilmektedir. Son derece “medeni” ve “özgür” koşullarda, süngüsüz, baskısız gerçekleştiğinden bahisle, “halk iradesi”nin tecelli ettiği borusunu öttürenlerle bu buluşma da hazindir.

 

Faşizmin dalgakıranı: reformizm

Seçimlere bir biçimde katılan parti ve grupların büyük bölümü açısından, 1991’den bu yana olduğu gibi, yön/politika belirlemede belirleyici unsur, Kürt Ulusal Hareketi’nin -silahlı mücadeleyle yaratıldığı nedense hep unutulan- kontrol altında tuttuğu potansiyel olmuştur. Şovenist-ırkçı saldırganlığın doruğa çıktığı 1999 seçimleri öncesinde çark edeninden –EMEP-, başından beri mesafe koymaya özen gösterenine –ÖDP- kadar, pazarlıkçı ve parlamentoda koltuk kapmacı bir hırsla oluşturulmaya çalışılırken ittifakları hep kösteklenen bu hale/çember yine şekillendirilememiş, kendisi de gerileme içerisinde olan DTP’nin zor bela grup kurmayı başarmasıyla birlikte, SDP’nin kendine müslüman fahri başkanı Akın Birdal ile ÖDP’nin kaçak başkanı Ufuk Uras da bu sayede meclise kapağı atmıştır.

DTP’nin “çözüm merkezi/zemini” olarak ilan ettiği parlamentoda hangi çizgiyi izleyeceği ve ne gibi politikalarla yol alacağı sır değildir. Ulusal Hareket adına konuşan, İmralı’dan Kandil’e kadar çok çeşitli şahsiyetler ile parlamentoda bizzat aktörlüğe soyunanların verdikleri beyanatlar ortadadır: “Türkiye’nin 30 yıldır yaşadığı bir sorun var. Bu sorunu çözersek aslında Türkiye’ye çok büyük bir katkımız olacak. Şiddet ortamı ortadan kalkacak, ekonomik olarak savaşa ya da çatışmaya giden para daha farklı kaynaklara aktarılacak. (…) Bu süreç iyi değerlendirilirse Türkiye geleceğe çok daha güçlü çıkacak ve dolayısıyla bir AB ülkesi olacak” (Sebahat Tuncel, 27.07)

Kazada ölen MHP’li için, garanti olsun diye elden gönderilen başsağlığı mesajının ardından, satranç kadar karmaşık olmayan bu sürecin açılış hamlesi de kitabına uygun bir biçimde yapıldığından, gerisini getirmek hiç de zor değil gibi gözükmektedir. Ne var ki Osmanlı’yı tanımak ve anlamak konusunda özürlü olanlar, bir bakıma da girdikleri kulvarı gönüllü seçmelerinin “kadersizliği” ile, başlarına geleceklere katlanmak durumundadır. Ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamayacak olanların hali de hazin olacaktır.

Partisini traji-komik durumlara düşürdükten sonra bismillahını “Mustafa Kemal’in meclisine gelmekten onur duyuyorum.” (28.07) sözleriyle ifa eden Ufuk Uras’ın sıkça bahsettiği “yeni bir sol akımın” ne olduğu da meclise uğurlanırken yaptığı konuşmasında açığa çıkmış bulunmaktadır: “3 M, Muhammed, Mustafa Kemal ve Marks yan yana getirilebilir.” (04.08) Yorumlamanın son derece zor ve ağır/incitici olacağı bu tür sözler karşısında esas muhasebe, kitleleri “bin umut” adaylarına oy vermeye çağıranlara düşmektedir. Behice Boran ve M.Ali Aybar’ın devamı iddiasında olanların -tıpkı onlar gibi- sosyalizmi ucube kıvamına getirerek yerin dibine sokup çıkarması da şaşırtıcı gelmemelidir.

 

Devrimci direniş ve mücadelede güç birliği

Seçim oyununa dolaylı biçimde alet olarak tutarsız bir zemine düşseler de, kitlelere devrim propagandası yapmayı önde tutan gruplar da dâhil olmak üzere, seçimlerle ilgili Türkiye “sol” hareketinin yüz akı, çeşitli çevrelerden devrimciler ile komünistler olmuştur. Bu zemini savunmak, parlamentarizme ve reformizme karşı devrimden yana saf tutmak, öncelikli bir husus olarak kavranmalıdır. Konuya ilişkin taktik tartışmalar ve özünde var olan ideolojik çatışmalar hiç kuşkusuz önemlidir. Bu konuda tavizsiz bir mücadele içerisinde olunması, bizatihi bu cephenin güçlendirilmesi ve reformizmin palazlandırılmaması açısından gerekli ve zorunludur.

Ulusal kurtuluşçu ve devrimci kimliğiyle yürüttüğü silahlı mücadele neticesinde belli bir güç merkezi haline gelen Kürt Ulusal Hareketi’nin konumu ve durumu ayrı tutulacak olursa, faşist diktatörlüğün başlıca hedefi ve yönelimi devrimciler ve komünistlerdir. Sistemi zorlayan muhalefet, direniş ve mücadele, 40 yıla yakın bir süredir bu cephenin ürünü olarak şekillenmiştir. Bu gelenek, Türkiye devriminin çok daha ileriye taşınmasında da önemli roller üstlenecektir. Dün olduğu gibi bugün de yoğun bir yönelimle tüketilmeye, yıldırılmaya ve tasfiye edilmeye çalışılan komünistler ve devrimciler, hapishanelerde ve mücadele alanlarında faşizmin şiddetli saldırısı altındadır.

DTP’nin grup oluşturması ve MHP’nin de mecliste yerini almasıyla biçimlenen parlamento tablosu, son sürecin en popüler kavramı olan “uzlaşma”yı sınıf işbirliği temelinde dayatmanın aracı/zemini olarak değerlendirilmek istenmektedir. Faşizme karşı savaşan ve direnenlere dayatılmak istenen teslimiyet politikasıyla, daha çaplı bir yönelimin taşları döşenmektedir. Yakın süreçte atılan adımların ne ifade ettiğini görmek için beklemek gerekmemiştir. Polis yasasındaki düzenlemeyle şaha kalkan katiller ve işkenceciler güruhunun icraatları –yargısız infazlar, faili meçhuller ve işkenceler- artan oranda büyümekte, hapishanelerdeki tecrit zulmü, fiziki işkencenin boyutlanarak eşlik ettiği bir zeminde sürdürülmektedir.

AKP’nin 60 no’lu hükümet ile girişeceği icraatlar, bir yandan sefalet tablosunu büyütürken, diğer yandan hak gaspları, baskılar, işkence ve yok etme politikasıyla, yükselen bir bilançoya imza atılacaktır. Bu durumun kaçınılmaz biçimde sertleştirip keskinleştireceği sınıf mücadelesinde, kitleleri devrimci mücadeleye kazanmayı/seferber etmeyi başarmak, temel görev haline gelmiştir. Bunun için birlikte saf tutmanın, birlikte hareket etmenin ve birlikte mücadele ve direniş hattı oluşturmanın gereği vardır. Kitleleri savaşımda özne kılmanın başarıda önkoşul olduğu ilke ve felsefesiyle, bu halka etrafında örgütlenilmelidir. Bu sınav başarıyla verilmeksizin, uzun vadeli hedefler doğrultusundaki bir yönelim içerisinde yol almanın koşulları yaratılamaz.  

Önümüzdeki süreç açısından, parlamentoda grup sahibi olduğu için “demokrasi mücadelesinin üssü” konumunda “çatı partisi” olarak lanse edilmeye çalışılan DTP merkeze alınarak vaaz edilmeye ve oluşturulmaya kalkışılan ittifaklar, “uzlaşma” zemininde boğulma işlevlidir. Kürt halkının dinamiklerini daha da zayıflatmaktan başka bir işe yaramayacak, faşizmin elini güçlendirip daha da pervasızlaşmasına yol açacak bütün “uzlaşma” zeminleri reddedilmeli, reformist politikalar ve işbirlikçi tutumlar teşhir edilip boşa çıkarılmalıdır.

 

   

ÇIKTI

 10-23 Ağustos 2007 Sayı:8080